Ana içeriğe atla

İHTİLAFLARIN VE İTTİFAKLARIN TEMEL KAYNAKLARI

12
İHTİLAFLARIN TEMEL KAYNAKLARI
İttifakların temel dayanağı çıkarcılık ve emperyal düşüncedir. Çıkarcılığın ise üç temel ayağı vardır: ekonomik, dinsel ve kültürel.
Dünya, etnik ve mezhep savaşlara doğru sürükleniyor. Orta doğuda AB’nin ve ABD’nin ateşlediği ve ateşlemeye devam ettiği etnik ve mezhep hatta din kaynaklı savaşların kıt’a Avrupa’sına ve Amerika kıtasına da savrulmaması için hiçbir sebep yoktur. Esasen bunu gören Papa, Ortodoks kilisesi ile barışmasının temelinde bu görüşün doğruluğu yatmaktadır. Bu nedenledir ki ABD, İsrail’i korumak için Orta Doğu ülkelerinde etnik ve mezhep temelli hasım gruplar yaratmaktadır. Böylece bir taraftan bu ülkelerin gençlerinin birbirlerini öldürmelerine öte taraftan da zayıflayan bu ülkelere yardım adı altında kendilerine yeni çıkarlar sağlamaktadır.
Orta Doğuda Araplar, ABD’ye ve AB ülkelerine hemen hemen tamamen bağımlı ve sömürülmeye razı durumda görünmektedir. Türk- Müslümanlar ise sürekli baskı altında tutulmaya çalışılmakta bir taraftan misyonerler kanalıyla Hıristiyanlığı yayma gayreti, öte yandan ekonomik yaptırımlar yıllardan beri süregelmektedir.
Avrupa Birliğinin kurulmasındaki gizli veya açık olmak üzere temel amaç, kendi aralarında barış ve güçlü bir ekonomik yapı oluşturmaktır. Bu amaçla kurulan bu ittifak  (birlik) kendi aralarında meydana gelecek çatışmazlığa karşı olmakla birlikte ekonomisi veya birliği daha zayıf olan ülkeleri, eskiden olduğu savaşmadan; propaganda, insanî yardım, teknik yardım, ekonomilerini destekleme vs. görünümü altında kültürel bir işgale tabi tutmaktadır. Bu yolla, bu ülkelerde iç isyanlar çıkartmakta, sonra bu isyanları bastırma, demokrasi götürme vs. adlar altında da silahlı işgal yapabilmektedir. Libya başta olmak üzere, Mısır’da, Yemen’de, Irak’ta, Suriye’de benim bir türlü anlayamadığım ve adına Arap bAharı dedikleri ve gerçekten bir buzul devrini anımsatan gelişmeler bunun somut örekleridir.
İTTİFAKLARIN TEMEL KAYNAKLARI
Bilhassa Orta Çağ Avrupa’sında oluşan ve halen bazı ülkelerde var olan KAST sistemi, esasen dünya ölçüsünde dağılmıştır. Ülkeler; geri kalmış, kalkınmakta olan ve gelişmiş ülkeler olarak sınıflandırılmıştır. Başka bir ifade ile köleler, kendilerine hizmet eden orta sınıf ve asil sınıf olarak el’an dünya hayatı devam etmektedir.
Gelişmiş ülkeler geri kalmış ülkeleri olabildiğince, kalkınmakta olanları da imkânların elverdiği ölçüsünde sömürmektedir.
Ancak, sömürü düzeni hangi zamana kadar devam edecektir. Yahut ne zaman sona erecektir?
Sömürü düzeni; özellikle Avrupa ve ABD’nin buharın makineye uygulanmasından sonra başlayan teknolojideki ilerlemelerine paralel olarak Asya’daki ve bilhassa Afrika’daki ülkelerin demir, bakır, kömür, altın, elmas gibi madenlerine şu veya bu nedenlerle ileri sürerek el koymuşlardır. Buradaki halkı din bakımından da kendilerine benzeterek sömürü düzenini kolaylaştırmışlardır. Amerika’daki ve Afrika’daki yerlilerin daha sonra bilhassa Arapların sahip oldukları bütün yer altı servetlerini ülkelerine taşıyarak zenginleşmeye ve bu ülke insanlarını da köleleştirip refahlarını artırmaya devam etmişlerdir.
Zenginleşmiş ülkeler, geri kalmış veya orta düzeyde kalkınmış olan ülkelerin insanlarına elbette “ağız kapatma” payı vermişlerdir. Böylece buradaki insanlar açlık sınırında yaşamaya, eğitim bakımından yetersizlikle karşı karşıyadırlar.
Bu durum ne kadar devam edecektir? Sorusuna verilecek tek cevap verdir: Bu kaynaklar sınırsız değildir. Bu kaynaklar bir zaman içinde tükenecektir. Bunun ortaya koyacağı sonuçtan yalnız sömürülen ve kalkınmakta olan ülkeler değil netice itibarı ile kendileri de büyük bir zarar görece ve kaos yaşayacaklardır. Bu kaosu yaşamamak için özellikle enerji elde etmek için rüzgârdan, güneşten medet umulmaktadır. Bunun anlamı, bu kaosu kendileri de görmeye başlamışlardır. Bununla birlikte elde edecekleri enerji karınlarını doyurmaya da yeterli olmayacaktır.
Bunun sonucunda, gelişmiş ülkeler geri kalmış ülke insanlarını tam bir köle olarak tarlalarında çalıştırmaya başlayacaklardır. Bu bir işkence olarak ortaya çıkacaktır. Bu işkenceye insanlar ne kadar tahammül edecektir. Neticede ne kadar aptallaştırılırlarsa aptallaştırılsınlar, içlerinden mutlaka birer Mustafa Kemal Atatürk çıkaracaktır.
Esas itibarı çatışmalar ve ittifakların temelinde “nefret” vardır. Güçlüler, zayıfların elindekini almak için, zayıflar elindekini vermemek için nefret eder. Bu nedenle zayıflarla güçlüler hem ittifak hem de ihtilaf sözleşmesi yapar. Yani malını kapacak olanlardan nefret edenler ittifak yaptığı gibi, zenginlik kaynakları olanların zenginliklerini paylaşmak isteyenler de kendi aralarında ittifak yapar. Bu ittifaklar esas itibarı karşı tarafa karşı yapılmış bir ihtilaf olarak yansır.
Esas itibarı ile her ittifak, karşıt bir ittifakı yani ihtilafın temel kaynağı olmuştur.
Emperyalizmin sömürgecilik ve yayılmacılık milliyetçiliği
Sıradan insanların emperyal (sömürgeci, müstevli. olarak nitelendirdiği görüşlerin temelinde başta ekonomik ve politik milliyetçilik olmakla birlikte dinî milliyetçiliğin olduğuna görmek zor değildir.
Haçlı savaşları, birinci ve ikinci dünya savaşı,  Roma fütuhatları Amerika’nın yerlilere uyguladığı soy kırım ve Irak işgali, Vietnam savaşları ve daha niceleri buna örnek olarak gösterilebilir.
Almanya, Fransa başta olmak üzere Polonya ve diğer devletlerin topraklarını işgal etmiş, binlerce Yahudi’yi gaz odalarında öldürerek soy kırım yapmıştır. [1]

Emperyalizmin dinî ve mezhebî milliyetçiliği
Özellikle Hıristiyanlığın ortaya çıkışından sonra, inançlarından vazgeçirmek ve çok tanrılı dinlerine döndürmek için Roma’nın İsa’ya inanları aslanlara parçalatmaları ve vahşetlerine çılgınca alkış tutmaları medeniyet kavramıyla değil kültür kavramıyla izah edilebilir. Bu da ahlaksızca yaşanan bir kültürdür.
İnsanlık tarihinin yüzkarası olan Avrupa Orta Çağının yüzyıl süren ve bin yıldan beri de Katolik-Protestan çatışmalarına ne diyeceğiz? Bir mezhebin diğer mezhebe üstünlük sağlamak için binlerce insanın öldürüldüğü bu yaşama biçimine nasıl medeniyet diyeceğiz? Yine ahlâksızca yaşanmış yozlaşmış kültür tarzından başka bir şey değildir.





ABD başkanının Irak işgalini bir haçlı seferi olarak nitelemesi, Fransız Cumhurbaşkanının “Bizans’ın torunlayız” demesi günümüzde de haçlı zihniyetinin devam ettiğini, zayıf ülkelerin elindeki ekonomik ve zenginlik kaynaklarına sahip olmak, ortaçağda olduğu gibi mezhepler arasındaki çatışmalar buna örnek olarak gösterilebilir. [2]
Dinî emperyal milliyetçiliği bir örnek de Hıristiyan Avrupalıların Afrika’ya girdiklerinde misyonerleri vasıtası ile inançlarını kabul ettirdikleri verilebilir. Bunun sonucu olarak “Akılları başlarına geldiğinde İncil’in ellerinde olduğunu ama zenginliklerinin ise Avrupalılara geçtiğini” fark ederler.
Dinî emperyal milliyetçilik, Hıristiyanlığın Türkler arasında da yayılması için yoğun misyonerlik çalışmaları yapıldığı bilinmektedir.
Türk tarihine bakıldığında bu gibi ahlâksızca yaşanmış bir kültür unsuruna rastlamak mümkün değildir.

Bu bölümün sonucu:
Ancak yeni yetişen nesil ve sonrakiler bu baskıyı kıracaktır. İşte bu kırılma anı AB’nin de ABD’nin de sonunu hazırlayacaktır.  Türkiye’deki silahlı anarşist gruplarını (PKK, IŞİD ve diğerlerini) desteklemelerinin, silâh yardımı yapmalarının Türkiye’nin gerek sosyal gerekse ekonomik düzeninin bozulması için gösterilen gayretlerden başka bir şey değildir. Ancak bu durum faizi ile kendilerine yönelecektir. Bunun unutulmaması gerekir.
Emperyalizm amacıyla kurulan ittifaklar arasında yeryüzündeki zenginliklerin giderek azalması sonucunda bu zenginlikleri paylaşamama nedeniyle ihtilaflar çıkacaktır. Bu ittifaklar gerek Birinci Dünya ve gerekse İkinci Dünya Savaşı öncesinde en güçlü şekilde kurulmuştur. Savaştan sonra bazı ihtilaflar ittifaka dönmüş, bazı ittifaklar da ihtilafa dönüşmüştür. Son ittifak ise Avrupa Birliği olmuştur.  Bu ittifak gerçekte sömürdükleri devletlere ve milletlere karşı yapılmıştır. Önce de söylendiği gibi sömürülen ülkelere karşı yapılan bu ittifak, zenginlik kaynakları azaldıkça giderek ihtilafa dönüşecektir. Bu ihtilaf sonucu büyük savaşlar çıkarmasa da milletlerarası büyük karışıklığa (kaosa) ve bunalımlara sebep olacaktır.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde açıkça ifade edilmemiş olsa da savaş sebepleri arasında görülen emperyal ittifakların temel kaynağını politik milliyetçilik, ekonomik milliyetçik ve dinî milliyetçilik ve asimilasyon çabaları olacağı açıkça görülmektedir.
Türkler, tarihin ilk zamanından Türk Cihan Devleti zamanında dahi İslâmiyet’i zorla kabul ettirmek gibi bir asimilasyon kültürü yaşatmamıştır.
Bir karşılaştırma yapılacak olunursa muzaffer Türk orduları, teslim olan fethettiği hiçbir şehre girmemiş ve yağma etmemiş, insanlarına zarar vermemiştir.
Kudüs’e giren Haçlı ordusunun 40 000 kişiyi öldürdüğü tarihen kayıtlıdır. Buna karşılık Kudüs Fatihi Selahâddin-i Eyyûbî, Kudüs’e girdiği zaman isteyenlerin servetleriyle birlikte ayrılabilmelerini sağlamıştır.
Türk Cihan Devleti Osmanlılar dahi teslim olan şehir halklarına hiçbir zarar vermemiştir. İstanbul’un fethinde bile Sultan Mehmet Han, Bizans Kralı Konstantin’den şehri teslim etmesi hâlinde yağma edilmeyeceğini bildirmiştir.
Mehmet Âkif’in sözüyle “Tek dişi kalmış canavar” Avrupa kültürünü bir medeniyetmiş gibi göstermek ya tarihi bilmemek, ya yanlış bilmek ya da milletlerin algısını ters yöne çevirme gayretinden başka bir şey değildir.
Türk milleti sayısız devlet ve beylik ve en önemlileri olmak üzere en az 20 Cihan Devleti kurmuştur.[3]
Eğer Osmanlılar, fetih ettikleri Avrupa topraklarında din ve milliyet asimilasyonları yapmış olsalardı bugünün Avrupa’sında bulunan milletlerin ve devletlerinin çoğu yaşıyor olamayacaktı.
Bu devletlerin ne kuruluş ne de büyüme amaçlarında hiçbir zaman için gittikleri yerlerde asimilasyon ve din kabulü yapmamışlardır. En temel amaçları bilinen Dünyanın her yanına hükmetmek bazen millet bazen de İslâm birliği kurmak  için fetihler yapmak olmuştur. Osmanlı-Türk Cihan Devleti de bu amaçla hareket etmiştir. Bu nedenle Yıldırım Beyazıt, Şah İsmail’e yazdığı mektupta “Bu Dünya iki hükümdara azdır.” Diye mektup yazmıştır.
Türk milleti Çin Seddi’nden kalkarak Roma’ya ve Viyana’ya kadar olan topraklarda kan dökmüştür. Bu nedenle Çin Seddi’nden Viyana’ya kadar Türk toprakları saymaktadır. Bunu da Türk milleti, “Turan” ülküsü ve “Kızıl Elma” amacıyla hâlâ aklının bir köşesinde tutmaktadır.
Ve, eğer, Türk Milletinin başına Yıldırım Beyazıt, Fatih Sultan Mehmet, Kanunî Sultan Süleyman, Mustafa Kemal Atatürk gibi bir lider geçerse dünya yeni bir Türk Cihan İmparatorluğunun kuruluşuna 22. Yüzyılda şahit olacaktır.




[1] Gerek 15. Asırda İspanya’dan kaçan Yahudiler,  gerekse Birinci Dünya Harbinde Almanya’dan kaçan Yahudiler Türkiye’ye sığınmışlardır.
[2] İslâm tarihi açısından “Kerbelâ” mezhep çatışmaları gibi örnek gösterilmek istenilebilir. Kerbelâ olayları bir mezhep çatışması değil, siyasi bir çatışmadır. Bunun sonucunda Âlevilik oluşmuştur.
[3] Türkler, emperyalist anlamda devlet kurmamıştır. Bu nenle bu büyük Türk devletlerine “Türk Cihan Devleti” demek daha doğrudur. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

4 MEDENİYETİN OLUŞUMU İnsanlık tarihi, genel olarak yazının icadından önce ve sonra olmak üzere iki bölümde incelenir. Ek 1’de gösterilen toplumların ve milletlerin kültür, bilim ve teknolojiden ibaret olan medeniyetin temelinin ve esasının yazının icadından önce ve kısa bir süre sonra atılmış olduğu açıkça görülür. Bugün ulaştığımız kültür, bilim ve teknoloji kaynaklarının bir kısmı gösterilmiş, bir kısmı unutulmuş olsa da esasen çoğunun hangi devirde icat veya keşfedildiği bilinse bile birçoğunun hangi millet veya topluluk tarafından ortaya konduğu bilinmemektedir.  Örneğin bugün ekmek yapıp yediğimiz buğday, bitki olarak tabiatta bulunsa bile hangi toplum ve ne zaman toprağa atıp yetiştirmeyi akıl etmiştir? Diyelim ki tesadüfen olmuştur, peki, hangi toplum ve ne zaman buğdayı un yapan teknolojiyi keşfetmiştir? Yani bugünkü modern tarımın öncüleri kim ve ne zaman olmuştur? Ayakkabıyı kim ve ne zaman icat etmiştir? Acaba, Arşimet, suyun kaldırma gücü olduğunu bulmuş mudur...
Sözlerinden bazıları Mustafa Kemal Atatürk çok zekî bir insandır. Zekâsını okuduğu kitaplarla ve gözlemleriyle beslemiştir. Ve gerçek bir liderdir ve çok ileri görüşlüdür. Bugün, dünyanın pek çok ülkesinde onun büstleri ve heykelleri ve sözleri halâ güncelliğini korumaktadır. Onun topluma rehberlik eden ve ülkenin ve milletin yönetim, ekonomi, eğitim, dış ve iç politika gibi konularda söylediği sözler halen canlılığını korumaktadır. Bu sözlerden bazıları aşağıda gösterilmiştir. Yurtta sulh, cihanda sulh.  İngilizcesi Peace at home, peace in the world. Our true mentor in life is science.   Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.   Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür. İngilizcesi Culture is the foundation of the Turkish Republic. İstikbal göklerdedir. Güzel sanatlardan mahrum kalmış bir millet, damarlarından birini kaybetmiş demektir. Süngülerle, silâhla ve kanla kazandığımız askerî zaferlerden sonra, kültür, bilim, fen ve ekonomi alanlarında da z...

TARİHTEN ÖNCE VARDIK, ŞİMDİ DE VARIZ, YARIN DA OLACAĞIZ.

10 TÜRKLERİN MİLLET OLARAK DÜNYA SAHNESİNE ÇIKIŞI [1] Türkler, Ön Türkler olarak adlandırılan Göktürklerden ve tarih öncesi dönemde Orta Asya’da   Altay Dağları   ile   Tanrı Dağları   arasındaki bölgede tarih sahnesine çıkmıştır (M.Ö. 6000). İster yaratılış ister türeyiş hangi kurama inanırsanız inanınız küçük topluluklar halinde yaşamaya başlayan topluluklar avcılık hayatlarından çiftçilik ve çobanlığa geçmeleri ile ilk milletleşme olgusuna 8000 yıl önce (M.Ö. 6000) geçmeye başlamıştır. Türk milletini oluşturan ve değişik bölgelerden gelerek Altay-Tanrı Dağları arasında toplanan insanlar da bu tarihlerde koyun yetiştiriciliğinden başlayarak atlı göçebe hâlinde birleşerek komşularının Türk olarak adlandırdığı Türk kültürünü oluşturmuştur. Bu tarih aşağı-yukarı Tunç Çağına rastlamaktadır. Tarih öncesi kültürler anlatılırken de söylendiği gibi Tunç Çağında tarih sahnesine çıkan Türkler, ana yurt olarak edindikleri bu bozkırlarda hayvancılık, avcılık, taştan ...